Depremde Sorumluluk Kime Ait?
Tahmini Okuma Süresi: 28 dakika ⌛Hukukta sorumluluk en geniş anlamıyla; bir olay sonrası doğan zarardan sorumlu tutulma halidir. Sorumluluk için genel olarak kusur aranırken kanunda kusursuz sorumluluk halleri de bulunmaktadır. Deprem nedeniyle doğan zararlardan yargı önünde kimlerin sorumlu tutulabileceğini üç ana başlık altında inceleyeceğiz:
- Cezai Sorumluluk
- Hukuki Sorumluluk
- İdari Sorumluluk
Cezai Sorumluluk
Ceza hukukunda, kusursuz suç ve ceza olmaz. Ceza yargısında kusur sorumluluğu; ölçütleri ve yaptırımlarının ağırlığı bakımından dört dereceye ayrılmıştır. Yaptırımı daha ağır olandan başlanarak sıralandığında:
Kast (doğrudan kast) > olası kast > bilinçli taksir > taksir (basit taksir).
TCK madde 21’e göre;
Kast: “Suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir.”
Olası Kast: “Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır.”
TCK madde 22’ye göre;
Taksir: “Dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir.”
Bilinçli Taksir: “Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır”
Deprem suçlarında olası kast mı var bilinçli taksir mi var?
Olası kast ile bilinçli taksir arasındaki fark hukuki açıdan oldukça tartışmalı bir konudur. Keza “öngörülebilirlik” kriteri; olası kast ile bilinçli taksirin kesişme noktasıdır. TCK madde 21’de yer verilmemesine rağmen maddenin gerekçesinde “kabullenme” ölçüsüne yer verilmektedir.
TCK madde 21 gerekçesi;
“Olası kast halinde suçun kanuni tanımında yer alan unsurlardan birinin somut olayda gerçekleşeceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir, diğer bir deyişle, fail unsurların meydana gelmesini kabullenmektedir”
Buna göre olası kast ile bilinçli taksir arasındaki ayırt edici ölçüt; neticeyi KABULLENME kriteridir. Öngörülen muhtemel neticenin meydana gelmesine kayıtsız kalınması durumunda olası kast söz konusu olacaktır. Öngörülen muhtemel netice istenmemesine rağmen netice engellenemediğinde ise bilinçli taksir söz konusu olacaktır.
Bu nedenle olası kast mı bilinçli taksir mi sorusunun yanıtı her olayda ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
Depremde yıkılan binada ölen veya yaralanan kişilere ilişkin cezai sorumluluk konusunu örneklendirmek gerekirse;
Basit taksirle sorumluluğa ÖRNEK:
İnşaat sırasında teknik uzmanların talimatı olmaksızın inşaat işçileri betonu sulayarak beton dayanımını düşürebilmektedir. Betonu sulandıran inşaat işçisi meslek ve sanatındaki acemilik ve bilgisizlik nedeniyle bu özensiz davranışı sergilemektedir. Yaptığının sonucunda yıkım gerçekleşeceğini öngörmesi inşaat işçisinden beklenemez. Bu nedenle eylem ile yıkım arasında illiyet bağı kurulacak olsa dahi ancak basit taksire gidilebilecektir.
Bilinçli taksirle sorumluluğa ÖRNEK:
İki katı aşan her inşaat alanında şantiye şefi bulunma zorunluluğu vardır. Uygulamada şantiye şefi sorumluluğu olan inşaat mühendisi inşaat alanına bir kez dahi gitmemektedir. Kağıtlara kendisi yerine imza atan ise rasgele seçtiği herhangi bir kişi olabilmektedir. Bu, öylesine yaygın bir durumdur ki neredeyse hiçbir inşaat alanında şantiye şefi görmek mümkün değildir. Oysaki şantiye şefinin görevi inşaat alanında teknik bilgisi ile gerekli sevk ve idareyi sağlamaktır.
Görevini ihmal ettiğinde yıkım olabileceği şantiye şefi olan inşaat mühendisi tarafından mesleki yeterliliği nedeniyle öngörülebilirdir. Şantiye şefinin görevini yapmaması, inşaat alanına hiçbir zaman gitmemesi neticesinde bina depremde yıkılabilir. Yıkımda can kayıpları ve yaralanmalar yaşanması nedeniyle şantiye şefi bilinçli taksirle sorumlu tutulacaktır.
Yargıtay 12. Ceza Dairesi Esas:2020/10626 Karar:2022/10721 sayılı 27/12/2022 tarihli içtihadına göre;
“Depremde yıkılan … Apartmanından alınan karot numunelerinin teknik bilirkişiler tarafından incelenmesi neticesinde; 1997 yılında yayımlanan Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkındaki Yönetmelikte birinci ve ikinci derece deprem bölgelerindeki binalarda C20 veya daha yüksek dayanımlı beton kullanılmasının zorunlu olmasına rağmen, kullanılan betonun Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkındaki Yönetmelikte belirtilen minimum beton sınıfı olan C16’yı dahi sağlayamadığı, etriye aralığı açısından ve binanın mevcut taşıyıcı elemanlarının donatı detaylandırmasında yetersizlikler olduğu, bilirkişi raporu ile proje verilerine göre kolon boyutları, donatı çap ve adetlerinde de farklılıklar olduğu, parça beton numuneler içerisinde çimento hamuru-agrega arasında aderans çözülmesi olduğunun belirlendiği, bu yetersizlik ve eksikliklerin binanın yıkılmasında etkili olduğu; sanıkların yıkılan binanın proje aşamasında, yapım aşamasında ve … bitimi aşamasında, üzerilerine düşen yükümlülükleri yerine getirmediği, öngörülebilen bu netice bakımından dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranan sanıklar …, …, … ve … hakkında bilinçli taksirin koşullarının oluştuğu“
Olası kastla sorumluluğa ÖRNEK:
Kaçak kat çıkmak veya zemin kattaki kolonları keserek alan genişletmek uygulamada sıklıkla görülen durumlardır. Bu gibi durumlarda neticeyi öngörmenin de ötesinde bir “KABULLENME” hali söz konusudur. Bu nedenle kolonu kestiren müteahhit olası kast ile kusurlu bulunabilecektir.
Yargıtay 12. Ceza Dairesi Esas:2017/172 Karar:2017/2866 sayılı 06/04/2017 tarihli içtihadına göre;
“… sanıkların dosya içeriği ve tüm bilirkişi raporlarındaki belirlemelere göre yukarıda sayılan olumsuzluklara rağmen muhtemel tehlikeli neticeleri göze almak ve hatta kabullenmek suretiyle yapıları hatalı ve hileli olarak inşa ettikleri, idarece şartnameye uygun yapılmadığı tespit edilen taşkın koruma duvarlarının 2 kez yıktırılmasına rağmen kullanılmış kötü malzemeyi örtmek için bentlere beton sıva yaparak idarenin denetimini engelledikleri, böyle bir olayda öngörülmekle birlikte gerçekleşmeyeceği düşünülen ve istenmeyen bir neticeden bahsedilmemekte, bunun da ötesine geçilerek ve bilinçli taksir unsurları aşılarak, bu şekildeki imalatın projede öngörülen debiyi dahi aşmayan böyle bir taşkına sebep olabileceğini öngörmelerine rağmen ‘olursa olsun’ düşüncesi ile hareket ederek hatalı ve hileli inşai faaliyetlerine devam ettikleri; gerçekleşen bu neticeden olası kasıtlarıyla sorumlu tutulmaları gerektiği ve olası kastla adam öldürme suçunun unsurlarının oluştuğu” görüşü ortaya konulmuştur.
Ceza hukuku yönünden kim, hangi fiilden sorumlu?
Deprem sonrası meydana gelen neticelere sebep olan her fiil cezai sorumluluk doğurabilir.
Belediyenin ve belediye görevlilerinin cezai sorumluluğu:
Deprem nedeniyle yıkılan veya ağır hasar gören yapılarda belediyenin ve belediye görevlilerinin cezai sorumluluğu değerlendirilirken konu yalnızca “deprem oldu, bina yıkıldı” şeklinde ele alınmamalıdır. Deprem doğal bir olaydır; ancak deprem bölgesinde yapılaşmaya izin verilmesi, imar planlarının hazırlanması, yapı ruhsatı ve yapı kullanma izni verilmesi, ruhsatsız veya ruhsata aykırı yapıların denetlenmesi, kaçak yapılaşmanın önlenmesi ve yıkım kararlarının uygulanması kamu otoritelerinin görev alanına giren süreçlerdir. Bu nedenle depremde bir binanın yıkılması halinde, yalnızca binayı yapan müteahhit değil, binanın yapılmasına ve kullanılmasına imkan sağlayan idari süreçler de ceza soruşturması bakımından incelenmelidir.
Belediye görevlileri bakımından cezai sorumluluk doğabilmesi için her şeyden önce ilgili kamu görevlisinin görev alanı, yetkisi ve somut olayla bağlantısı belirlenmelidir. Hangi belediye biriminin hangi işlemi yaptığı, yapı ruhsatının kim tarafından verildiği, yapı kullanma izin belgesinin hangi incelemeye dayanılarak düzenlendiği, ruhsata aykırılıkların tespit edilip edilmediği, daha önce yapı hakkında yıkım veya mühürleme kararı bulunup bulunmadığı, kaçak kat veya taşıyıcı sistemi etkileyen aykırılıkların bilinip bilinmediği araştırılmalıdır.
Örneğin zemin özellikleri yapılaşmaya elverişli olmayan bir alanda gerekli teknik incelemeler yapılmadan yapılaşmaya izin verilmişse, ruhsata aykırı kat ilaveleri veya taşıyıcı sistemi etkileyen aykırılıklar tespit edilmesine rağmen işlem yapılmamışsa, mühürleme veya yıkım kararı uygulanmamışsa, riskli olduğu bilinen bir binanın kullanımına devam edilmesine göz yumulmuşsa belediye görevlileri yönünden görevi kötüye kullanma, imar kirliliğine neden olma suçu ile bağlantılı sorumluluklar ve neticeye göre taksirle öldürme veya taksirle yaralama suçları tartışılabilir.
Burada temel mesele, kamu görevlisinin yalnızca görevini eksik yapıp yapmadığı değil, bu eksiklik ile ölüm veya yaralanma neticesi arasında ceza hukuku bakımından illiyet bağı kurulup kurulamayacağıdır. Her imar veya ruhsat hatası kural olarak taksirle öldürme suçunu oluşturmaz. Ancak mevzuata aykırı yapılaşmaya izin verilmesi, açık risklere rağmen denetim yapılmaması veya alınmış yıkım kararlarının uygulanmaması gibi ihmaller binanın yıkılmasına veya zararın ağırlaşmasına etki etmişse, ceza soruşturmasında bu görevlilerin sorumluluğu araştırılmalıdır.
Belediye karar organları bakımından da sorumluluk ihtimali tamamen dışlanamaz. Özellikle riskli, fay hattı üzerinde veya yapılaşmaya uygun olmadığı teknik raporlarla bilinen alanların imara açılması; imar planı değişiklikleriyle yapı yoğunluğunun, kat adedinin veya nüfus yoğunluğunun artırılması; afet riski taşıyan alanlarda bilimsel ve teknik uyarılara rağmen yapılaşmanın teşvik edilmesi gibi durumlarda belediye meclisi, encümen veya ilgili karar organlarının sorumluluğu somut olayın özelliklerine göre değerlendirilmelidir.
Bununla birlikte kamu görevlilerinin cezai sorumluluğu, özel kişilerden farklı olarak çoğu zaman soruşturma izni sürecine tabidir. Görev sebebiyle işlenen suç iddialarında 4483 sayılı Kanun kapsamında izin süreci gündeme gelebilir. Bu nedenle belediye görevlileri hakkında yapılacak suç duyurusunda soyut şekilde “belediye kusurludur” denilmesi yeterli değildir. Hangi binaya ilişkin hangi ruhsat işleminin, hangi denetim eksikliğinin, hangi yıkım kararının uygulanmamasının veya hangi imar planı kararının zarara yol açtığı somutlaştırılmalıdır.
Sonuç olarak belediye görevlilerinin cezai sorumluluğu, idarenin genel hizmet kusuru değerlendirmesinden daha dar ve kişiselleştirilmiş bir incelemeyi gerektirir. Ceza yargılamasında her kamu görevlisi yönünden ayrı ayrı “görevi neydi, hangi işlemi yaptı veya yapmadı, bu davranış hangi sonucu doğurdu, ölüm veya yaralanma neticesi öngörülebilir miydi?” sorularının cevaplanması gerekir.
Müteahhidin cezai sorumluluğu:
Deprem nedeniyle yıkılan yapılarda ceza soruşturmasının en önemli şüphelilerinden biri çoğu zaman müteahhittir. Müteahhit, yapıyı yalnızca ekonomik bir faaliyet olarak inşa eden kişi değildir; aynı zamanda binanın ruhsata, projeye, imar mevzuatına, deprem yönetmeliğine, fen ve sanat kurallarına uygun şekilde yapılmasından sorumlu temel aktörlerden biridir.
Müteahhidin cezai sorumluluğu bakımından öncelikle yapının hangi tarihte, hangi mevzuat döneminde ve hangi projeye göre inşa edildiği belirlenmelidir. Ardından zemin etüdünün yapılıp yapılmadığı, statik projenin doğru uygulanıp uygulanmadığı, beton dayanımının yeterli olup olmadığı, demir donatıların projeye uygun yerleştirilip yerleştirilmediği, kolon-kiriş-perde beton sisteminde hata bulunup bulunmadığı, taşıyıcı sistemin sonradan değiştirilip değiştirilmediği ve yapının ruhsata aykırı şekilde büyütülüp büyütülmediği araştırılmalıdır.
Müteahhit yapıyı projeye aykırı inşa etmişse, eksik veya kalitesiz malzeme kullanmışsa, taşıyıcı sistemi zayıflatacak uygulamalar yapmışsa, kaçak kat çıkmışsa, zeminin niteliğine uygun temel sistemi kurmamışsa veya denetim sürecini gerçeğe aykırı belgelerle şeklen tamamlamışsa ölüm veya yaralanma neticesi bakımından cezai sorumluluğu gündeme gelebilir.
Bu noktada en sık gündeme gelen suç tipi taksirle öldürme veya taksirle yaralama suçudur. Basit taksirde fail, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranır ve öngörmesi gereken neticeyi öngörmez. Bilinçli taksirde ise fail neticeyi öngörür; ancak yeteneğine, şansa, malzemenin yine de dayanacağına veya deprem olmayacağına güvenerek neticenin gerçekleşmeyeceğini düşünür. Deprem bölgesinde mevzuata aykırı yapı yapan, malzemeden kaçınan, taşıyıcı sistemi zayıflatan veya açık teknik riskleri bilmesine rağmen inşaata devam eden müteahhit yönünden bilinçli taksir tartışması gündeme gelebilir.
Bazı ağır hallerde olası kast tartışması da yapılabilir. Olası kastta fail, neticenin meydana gelebileceğini öngörür ve buna rağmen “olursa olsun” anlayışıyla hareket eder. Ancak uygulamada deprem dosyalarında olası kast genelde kabul edilmemektedir. Yalnızca binanın yıkılmış olması, müteahhidin olası kastla hareket ettiğini göstermeye yetmez. Buna karşılık teknik risklerin açık olduğu, yapının ciddi biçimde mevzuata aykırı inşa edildiği, taşıyıcı sistemin bilinçli olarak zayıflatıldığı, malzemeden açıkça kaçınıldığı ve buna rağmen insanların kullanımına sunulduğu hallerde olası kast tartışması ceza soruşturmasının dışında bırakılmamalıdır.
Müteahhit bakımından yalnızca ölüm veya yaralanma neticesi değil, ölüm ve yaralanma meydana gelmemiş olsa dahi imar kirliliğine neden olma, yapı denetim mevzuatına aykırılıklar, resmi belgede sahtecilik, özel belgede sahtecilik, gerçeğe aykırı belge kullanma veya görevlilerle birlikte hareket edilmişse iştirak hükümleri de gündeme gelebilir. Örneğin gerçekte yapılmayan bir denetimin yapılmış gibi gösterilmesi, beton veya malzeme deneylerinin gerçeğe aykırı düzenlenmesi, ruhsata aykırı yapının usule uygunmuş gibi belgelendirilmesi ceza soruşturmasında ayrıca incelenmelidir.
Müteahhit yönünden cezai sorumluluk tespit edilirken binanın yıkılma nedeni teknik bilirkişi raporlarıyla ortaya konulmalıdır. Yıkımın yalnızca depremin şiddetinden mi, yoksa yapım hatası, malzeme eksikliği, proje aykırılığı, zemin sorunu, kaçak kat, eksik denetim veya sonradan yapılan müdahalelerden mi kaynaklandığı belirlenmeden sağlıklı bir ceza hukuku değerlendirmesi yapılamaz.
Yapı denetim kuruluşu, denetçi mühendis, mimar, proje müellifi, laboratuvar görevlisi ve şantiye şefinin cezai sorumluluğu:
Depremde yıkılan yapılarda sorumluluk yalnızca binayı yapan müteahhide ait değildir. Binanın projelendirilmesinden, denetlenmesinden, inşaat sürecinin teknik kurallara uygun yürütülmesinden, malzeme kalitesinin kontrolünden ve binanın güvenli şekilde tamamlanmasından sorumlu birçok teknik kişi ve kurum vardır. Yapı denetim kuruluşları, denetçi mühendisler, mimarlar, proje müellifleri, laboratuvar görevlileri ve şantiye şefleri bu nedenle ceza soruşturmasının önemli aktörleri arasında yer alır.
Yapı denetim kuruluşunun görevi yalnızca dosyaya imza atmak değildir. Yapının ruhsat ve eklerine, statik projeye, imar planına, fen ve sanat kurallarına uygun yapılıp yapılmadığını fiilen denetlemek zorundadır. Denetimin kağıt üzerinde kalması, sahada gerekli kontrollerin yapılmaması, projeye aykırılıkların bildirilmemesi, beton ve demir kalitesinin yeterince incelenmemesi veya açık aykırılıklara rağmen inşaatın devamına göz yumulması halinde yapı denetim görevlileri bakımından cezai sorumluluk gündeme gelebilir.
Yapı denetim görevlileri bakımından neticeye göre taksirle öldürme veya taksirle yaralama suçları tartışılabilir. Çünkü denetim görevinin gereği gibi yapılmaması, yapının güvenli olmayan şekilde tamamlanmasına ve kullanılmasına neden olmuş olabilir. Burada önemli olan, denetim eksikliği ile binanın yıkılması veya zararın ağırlaşması arasında illiyet bağı kurulup kurulamayacağıdır. Denetim görevlisinin yalnızca şekli bir eksikliği değil, ölüm veya yaralanma neticesine etki eden teknik bir ihmali bulunmalıdır.
Bunun yanında yapı denetim sürecinde gerçeğe aykırı rapor düzenlenmişse, hiç yapılmayan denetim yapılmış gibi gösterilmişse, malzeme deneyleri gerçeğe aykırı hazırlanmışsa, beton veya demir testleri sahte ya da yanıltıcı biçimde dosyaya konulmuşsa resmi belgede sahtecilik veya özel belgede sahtecilik suçları da gündeme gelebilir. Özellikle kamu kurumu niteliğindeki süreçlerde kullanılan rapor ve belgelerin gerçeğe aykırı düzenlenmesi, yalnızca teknik kusur değil, ayrıca ceza hukuku bakımından bağımsız bir sorun oluşturur.
Proje müellifleri bakımından cezai sorumluluk, projenin hatalı hazırlanması halinde gündeme gelebilir. Statik proje, zemin etüdü, temel sistemi, taşıyıcı sistem hesabı ve deprem yüklerine ilişkin teknik hesaplar binanın güvenliği açısından belirleyicidir. Hatalı statik proje, zemine uygun olmayan taşıyıcı sistem, eksik hesaplama veya mevzuata aykırı proje nedeniyle bina yıkılmışsa proje müellifinin taksirle ölüme veya yaralanmaya neden olma sorumluluğu tartışılabilir.
Şantiye şefi bakımından da ceza hukuku değerlendirmesi önemlidir. Şantiye şefi, inşaatın sahadaki teknik yürütümünden sorumludur. İnşaatın projeye uygun yapılıp yapılmadığını, kullanılan malzemenin ve uygulamanın doğru olup olmadığını, ruhsata aykırı imalat bulunup bulunmadığını takip etmelidir. Şantiye şefinin fiilen sahada bulunmaması, yalnızca kağıt üzerinde görevli gösterilmesi veya açık aykırılıklara rağmen bildirim yapmaması halinde meydana gelen netice bakımından cezai sorumluluğu doğabilir.
Laboratuvar görevlileri ise özellikle beton, demir ve diğer yapı malzemelerine ilişkin test ve deney süreçlerinde önem taşır. Beton dayanımını olduğundan yüksek gösteren raporlar, usulüne uygun alınmayan numuneler, gerçeğe aykırı deney sonuçları veya başkasına ait numunenin kullanılması gibi durumlar hem binanın güvenli görünmesine yol açabilir hem de ceza soruşturmasında sahtecilik ve taksirle neticeye neden olma sorumluluğunu gündeme getirebilir.
Bu kişiler bakımından cezai sorumluluk tespit edilirken her birinin görev alanı ayrı ayrı belirlenmelidir. Yapı denetim kuruluşu, proje müellifi, şantiye şefi ve laboratuvar görevlisi aynı sorumluluk alanına sahip değildir. Bu nedenle ceza soruşturmasında toplu ve genel bir kusur isnadı yerine, her teknik kişinin hangi aşamada hangi yükümlülüğünü ihlal ettiği ve bu ihlalin yıkım veya ölüm/yaralanma sonucuna nasıl etki ettiği somutlaştırılmalıdır.
Yapı malikinin, arsa sahibinin, kiracının ve binada sonradan değişiklik yapan kişilerin cezai sorumluluğu:
Deprem dosyalarında yapı maliki ve arsa sahibinin sorumluluğu çoğu zaman yalnızca tazminat hukuku bakımından ele alınmaktadır. Oysa bazı durumlarda yapı maliki, arsa sahibi, kiracı, işletme sahibi veya binada sonradan değişiklik yapan kişiler bakımından cezai sorumluluk da gündeme gelebilir.
Öncelikle yapı malikinin yalnızca malik olması, tek başına cezai sorumluluk için yeterli değildir. Ceza hukukunda sorumluluk şahsidir. Bir kişinin cezalandırılabilmesi için yalnızca tapuda malik olarak görünmesi değil, ölüm veya yaralanma sonucuna etki eden icrai ya da ihmali bir davranışının bulunması gerekir. Ancak malik, binanın riskli olduğunu biliyor veya bilmesi gerekiyorsa, yapının kullanılmasının tehlikeli olduğunu gösteren raporlara, çatlaklara, hasar kayıtlarına, güçlendirme ihtiyacına veya tahliye uyarılarına rağmen binanın kullanılmasına izin veriyorsa cezai sorumluluk tartışması doğabilir.
Örneğin ağır hasarlı veya riskli olduğu bilinen bir binanın kiraya verilmeye devam edilmesi, yıkım veya tahliye kararına rağmen insanların binada oturmasına izin verilmesi, depremden önce taşıyıcı sistemde ciddi sorunlar bulunduğu bilinmesine rağmen hiçbir önlem alınmaması, binanın tehlikeli kullanımına göz yumulması gibi hallerde yapı malikinin taksirle ölüme veya yaralanmaya neden olma suçundan sorumluluğu gündeme gelebilir.
Arsa sahibi bakımından da aynı şekilde otomatik olarak bir cezai sorumluluk kabul edilemez. Ancak arsa sahibi, kat karşılığı inşaat sürecinde kaçak veya ruhsata aykırı yapımı bilerek kabul etmişse, proje dışı imalata izin vermişse, fazladan kat veya alan elde etmek amacıyla mevzuata aykırı yapıya iştirak etmişse, taşıyıcı sistemi zayıflatacak uygulamaları bilmesine rağmen engellememişse cezai sorumluluk tartışılabilir. Burada arsa sahibinin pasif malik mi olduğu, yoksa inşaat sürecinde aktif rol alıp almadığı önemlidir.
Kiracı veya işletme sahibi bakımından cezai sorumluluk özellikle taşıyıcı sisteme müdahale edilen hallerde gündeme gelir. Zemin katta dükkan alanını genişletmek için kolon kesilmesi, kirişlerin zayıflatılması, taşıyıcı duvarların kaldırılması, bodrum veya giriş katında depo/market/restoran gibi kullanımlar için binanın statiğini bozacak tadilat yapılması, yapı elemanlarının kesilmesi veya delinmesi halinde bu müdahaleyi yapan, yaptıran veya buna izin veren kişiler yönünden çok ciddi cezai sorumluluk doğabilir.
Bu tür müdahalelerde ölüm veya yaralanma meydana gelmişse taksirle öldürme veya taksirle yaralama suçları gündeme gelir. Müdahaleyi yapan kişi binanın taşıyıcı sistemine zarar verdiğini biliyor, buna rağmen insanların binayı kullanmaya devam etmesine izin veriyor ve binanın yıkılması halinde insanların ölebileceğini öngörebilecek durumdaysa bilinçli taksir tartışması yapılabilir. Eğer somut olayda neticenin gerçekleşebileceği açıkça öngörülmüş ve buna rağmen sonuç kabullenilerek hareket edilmişse olası kast tartışması da gündeme gelebilir. Ancak bu nitelendirme her dosyada teknik raporlar, failin bilgisi, müdahalenin ağırlığı ve ölüm/yaralanma neticesiyle illiyet bağı kurularak yapılmalıdır.
Yapı malikinin veya kiracının cezai sorumluluğu yalnızca kolon kesme gibi aktif müdahalelerle sınırlı değildir. Riskli yapı kararına rağmen binanın boşaltılmaması, deprem sonrası ağır hasarlı binaya girişe izin verilmesi, insanların tehlikeli yapıda çalıştırılmaya veya barındırılmaya devam edilmesi, binanın yıkılma tehlikesi bilinmesine rağmen gerekli uyarı ve önlemlerin alınmaması da ihmali davranışla cezai sorumluluk tartışmasına yol açabilir.
Bununla birlikte ceza soruşturmasında yapı maliki, arsa sahibi, kiracı veya işletme sahibi yönünden sorumluluk kurulabilmesi için teknik bilirkişi incelemesi şarttır. Yapılan tadilatın taşıyıcı sisteme etkisi, binanın yıkılmasındaki rolü, müdahalenin tarihi, kim tarafından yapıldığı, ruhsatlı olup olmadığı, belediye veya yapı denetim kayıtlarında yer alıp almadığı ve ölüm/yaralanma neticesiyle bağlantısı ortaya konulmadan sağlıklı bir cezai değerlendirme yapılamaz.
Yapı malikinin kusursuz sorumluluğu özel hukuk alanına ilişkindir. Ceza hukuku bakımından ise malikin veya binayı kullanan kişilerin cezalandırılabilmesi için kusurlu, öngörülebilir ve neticeyle bağlantılı bir davranışın ortaya konulması gerekir.
AFAD, valilik, kaymakamlık ve merkezi idare görevlilerinin cezai sorumluluğu:
Deprem nedeniyle ceza soruşturması yalnızca binanın yapım sürecine odaklanmamalıdır. Bazı olaylarda binanın yıkılmasından sonra yürütülen arama-kurtarma, sağlık hizmeti, tahliye, barınma, güvenlik, kimliklendirme ve koordinasyon süreçleri de cezai sorumluluk bakımından önem taşıyabilir.
AFAD, valilik, kaymakamlık, ilgili bakanlıklar ve diğer kamu kurumları afet yönetiminin farklı aşamalarında görev alır. Bu kurumların görevi, yalnızca deprem olduktan sonra enkaza müdahale etmek değildir. Depremden önce risk azaltma ve hazırlık, deprem sırasında müdahale, depremden sonra ise iyileştirme, barınma, sağlık, güvenlik, hasar tespiti ve yeniden inşa süreçleri kamu otoritelerinin görev alanına girer.
Ceza hukuku bakımından özellikle arama-kurtarma faaliyetlerinin geç, eksik veya hatalı yürütülmesi önemlidir. Enkaz altında sağ olarak bekleyen kişilerin yardım çağrısında bulunmasına rağmen ekiplerin gönderilmemesi, ihbarların kayda alınmaması veya gereği gibi değerlendirilmemesi, müdahalenin organizasyon eksikliği nedeniyle gecikmesi, sağlık hizmetine erişimin sağlanamaması veya kişi kurtarılabilecekken geç müdahale nedeniyle hayatını kaybetmişse ilgili kamu görevlileri bakımından taksirle öldürme veya taksirle yaralama suçları tartışılabilir.
Bu tür dosyalarda ölümün ne zaman ve hangi nedenle gerçekleştiği belirleyicidir. Kişi deprem anında mı hayatını kaybetmiştir, yoksa enkaz altında saatlerce veya günlerce yaşadıktan sonra hipotermi, susuzluk, havasızlık, kan kaybı veya geç müdahale nedeniyle mi ölmüştür? Bu sorunun cevabı, arama-kurtarma ve müdahale sürecindeki kamu görevlilerinin cezai sorumluluğunu doğrudan etkileyebilir.
Bu nedenle ölü muayene tutanakları, ölüm nedeni, ölüm zamanı, enkazdan çıkarılma saati, yardım çağrıları, telefon mesajları, ses kayıtları, sosyal medya paylaşımları, 112/AFAD/valilik/belediye başvuru kayıtları, tanık beyanları ve ekiplerin olay yerine ne zaman ulaştığını gösteren kayıtlar büyük önem taşır. Her ölümün matbu ve genel ifadelerle açıklanması, geç müdahale veya hipotermi gibi nedenlerin araştırılmasını zorlaştırabilir.
AFAD, valilik veya diğer merkezi idare görevlileri bakımından cezai sorumluluk kurulabilmesi için yalnızca afet yönetiminde genel bir aksama yaşanması yeterli değildir. Ceza hukuku kişisel sorumluluk esasına dayanır. Bu nedenle hangi kamu görevlisinin hangi ihbarı aldığı, hangi talimatı vermediği, hangi görevi ihmal ettiği, hangi koordinasyon yükümlülüğünü yerine getirmediği ve bu ihmalin hangi ölüm veya yaralanma neticesine yol açtığı somut olarak ortaya konulmalıdır.
Kamu görevlileri bakımından burada da soruşturma izni süreci gündeme gelebilir. Ancak yaşam hakkını ilgilendiren ölüm olaylarında etkili soruşturma yükümlülüğü özellikle önemlidir. Soruşturmanın yalnızca şekli olarak yürütülmesi, delillerin toplanmaması, kamu görevlilerinin rolünün araştırılmaması veya soyut gerekçelerle dosyanın kapatılması yaşam hakkı ve etkili başvuru hakkı bakımından ayrıca tartışma yaratabilir.
İmar affı ve yapı kayıt belgesinin cezai sorumluluğa etkisi:
Deprem dosyalarında sık karşılaşılan savunmalardan biri, binanın imar affından yararlandığı veya yapı kayıt belgesi aldığı gerekçesiyle sorumluluğun ortadan kalktığı iddiasıdır. Ancak yapı kayıt belgesi, binanın teknik olarak güvenli olduğunu gösteren bir deprem dayanıklılık belgesi değildir. Bu nedenle yapı kayıt belgesi bulunması, ceza soruşturmasında sorumluluğu kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
İmar affı veya yapı kayıt belgesi bulunan bir yapının depremde yıkılması halinde öncelikle belgenin hangi aykırılık için alındığı araştırılmalıdır. Kaçak kat mı vardır? Ruhsata aykırı büyütme mi yapılmıştır? Taşıyıcı sistemi etkileyen bir müdahale mi söz konusudur? Yapı kayıt belgesi başvurusu gerçeğe uygun mudur? Başvuruda yapının niteliği, alanı, kat sayısı veya kullanım amacı doğru bildirilmiş midir? Yapı hakkında daha önce mühürleme, yıkım veya riskli yapı süreci var mıdır?
Malik veya yapı sahibi, binanın ruhsata aykırı olduğunu bildiği halde yapı kayıt belgesi alarak yapının kullanılmasına devam etmişse ve bu aykırılık binanın yıkılmasında etkili olmuşsa, yapı kayıt belgesi cezai sorumluluğu ortadan kaldıran bir güvence olarak değerlendirilemez. Özellikle taşıyıcı sistemi etkileyen kaçak kat, sonradan yapılan büyütme, ruhsata aykırı kullanım veya tehlikeli imalatlar mevcutsa, bu durum ölüm veya yaralanma neticesiyle birlikte ceza hukuku açısından incelenmelidir.
Kamu görevlileri bakımından da yapı kayıt belgesi süreci sorumluluğu tamamen ortadan kaldırmaz. Yapının kayıt altına alınması, idarenin bütün denetim ve risk azaltma yükümlülüklerini sona erdirmez. Riskli olduğu bilinen, yıkım tehlikesi taşıyan veya kamu güvenliği açısından tehlike oluşturan bir yapı bakımından idarenin gerekli işlemleri yapıp yapmadığı ayrıca araştırılmalıdır.
Ceza soruşturması bakımından imar affı, en fazla failin kastı, taksiri, bilgisinin kapsamı ve hukuki durum algısı bakımından değerlendirilebilir. Ancak yapının fiilen tehlikeli olduğu, taşıyıcı sisteminin zayıf olduğu, mevzuata aykırılıkların ölüm veya yaralanma sonucuna etki ettiği teknik olarak ortaya konulmuşsa, yapı kayıt belgesi tek başına cezai sorumluluğu dışlamaz.
Sonuç olarak imar affı, binayı güvenli hale getirmez; yalnızca belirli idari sonuçlar doğurur. Deprem ceza soruşturmalarında asıl belirleyici olan, yapının teknik durumu, aykırılığın niteliği, failin bu aykırılığı bilip bilmediği, neticenin öngörülebilir olup olmadığı ve aykırılık ile ölüm veya yaralanma neticesi arasında illiyet bağı bulunup bulunmadığıdır.
Hukuki Sorumluluk
Deprem nedeniyle meydana gelen zararlar bakımından cezai sorumluluk ile hukuki sorumluluk birbirinden farklıdır. Cezai sorumlulukta failin cezalandırılıp cezalandırılmayacağı araştırılırken, hukuki sorumlulukta zarar gören kişinin uğradığı maddi ve manevi zararların kimlerden ve hangi hukuki sebeple talep edilebileceği değerlendirilir.
Bu nedenle depremde yıkılan veya ağır hasar gören bir bina bakımından ceza soruşturması açılması, tazminat davası açılmasına engel değildir. Aynı şekilde ceza davasında mahkumiyet kararı verilmemesi de her durumda tazminat sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Ceza yargılamasında şahsi kusur ve cezalandırma koşulları araştırılırken, hukuk yargılamasında zarar, kusur, hukuka aykırılık, illiyet bağı ve bazı hallerde kusursuz sorumluluk hükümleri değerlendirilir.
Deprem nedeniyle açılacak tazminat davalarında sorumluluk çoğu zaman tek bir kişiye ait değildir. Müteahhit, yapı denetim kuruluşu, yapı maliki, arsa sahibi, satıcı, kiraya veren, proje müellifi, şantiye şefi, denetçi mühendis, mimar, laboratuvar görevlisi, binada sonradan tadilat yapan kişi veya taşıyıcı sisteme müdahale eden işletme sahibi aynı zarardan farklı hukuki sebeplerle sorumlu olabilir.
Burada önemli olan, zarar gören kişinin hangi zarara uğradığı, bu zararın hangi yapıdan veya hangi işlemden kaynaklandığı, zararla sorumlu kişinin davranışı arasında uygun illiyet bağı bulunup bulunmadığı ve sorumluluğun hangi hukuki temele dayandığıdır.
Deprem nedeniyle kimlerden tazminat istenebilir?
Deprem nedeniyle açılacak tazminat davalarında sorumlular somut olayın özelliklerine göre değişir. Bir binanın yıkılmasında veya ağır hasar görmesinde yalnızca binayı yapan kişinin değil, yapının projelendirilmesi, denetlenmesi, kullanılması ve sonradan değiştirilmesi süreçlerine katılan kişilerin de sorumluluğu gündeme gelebilir.
Müteahhidin hukuki sorumluluğu
Yapıyı ruhsata, projeye, imar mevzuatına, deprem yönetmeliğine, fen ve sanat kurallarına uygun şekilde inşa etmekle yükümlüdür. Beton kalitesinin düşük olması, demir donatının yetersizliği, taşıyıcı sistemin projeye aykırı yapılması, kaçak kat çıkılması, zemin özelliklerinin dikkate alınmaması, projeye aykırı imalat yapılması veya malzemeden kaçınılması halinde müteahhidin tazminat sorumluluğu doğabilir.
Yapı denetim kuruluşu, denetçi mimar ve mühendisler, proje müellifleri, laboratuvar görevlilerinin hukuki sorumluğu
4708 sayılı Yapı Denetimi Hakkında Kanun kapsamında yapının ruhsat ve eklerine, fen, sanat ve sağlık kurallarına aykırı, eksik, hatalı veya kusurlu yapılması nedeniyle ortaya çıkan yapı hasarından kusurları oranında sorumlu tutulabilirler. Bu sorumluluk özellikle taşıyıcı sistem hataları, denetim eksiklikleri, gerçeğe aykırı raporlar, malzeme deneylerindeki usulsüzlükler ve proje-uygulama aykırılıkları bakımından önemlidir.
Yapı malikinin hukuki sorumluluğu
Türk Borçlar Kanunu m.69 uyarınca binanın yapımındaki bozukluklardan veya bakımındaki eksikliklerden doğan zararı gidermekle yükümlüdür. Yapı malikinin sorumluluğu kusursuz sorumluluk niteliğindedir. Bu nedenle zarar gören kişinin her durumda malikin kusurunu ayrıca ispatlaması gerekmez. Yapının bozuk yapılması veya bakım eksikliği ile zarar arasında bağlantı kurulabiliyorsa yapı malikinin tazminat sorumluluğu gündeme gelebilir.
Satıcı veya yüklenicinin hukuki sorumluluğu
Ayıplı taşınmaz, ayıplı eser veya sözleşmeye aykırı ifa nedeniyle sorumlu olabilir. Bir konutun veya işyerinin deprem güvenliği bakımından ciddi ayıplar taşıması, alıcının satıcıya veya yükleniciye karşı sözleşmeden doğan haklarını kullanmasına neden olabilir. Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde ise yüklenicinin ayıplı ve güvenli olmayan yapı teslim etmesi, arsa sahibinin ve bağımsız bölüm maliklerinin tazminat taleplerine konu olabilir.
Kiraya verenin hukuki sorumluluğu
Sorumluluk gündeme gelebilir. Kiraya veren, kiralananı sözleşme süresince kullanıma elverişli halde bulundurmakla yükümlüdür. Kiralananın riskli, ağır hasarlı, bakımsız veya kullanımı tehlikeli bir yapı olması halinde kiracının uğradığı zararlar bakımından kiraya verenin sorumluluğu tartışılabilir.
Zarara yol açan diğer kişilerin hukuki sorumluluğu
Bunun yanında kolon kesen, taşıyıcı sistemi zayıflatan, ruhsatsız tadilat yapan, zemin katta işyeri genişletmek için taşıyıcı elemanları kaldıran, depo veya ticari kullanım için binanın statiğini bozan kişiler de tazminat sorumluluğu altına girebilir. Bu kişiler malik, kiracı, işletme sahibi, tadilatı yapan usta veya teknik kişi olabilir. Yapılan müdahalenin binanın yıkılmasına veya hasarın ağırlaşmasına etkisi bilirkişi raporuyla ortaya konulmalıdır.
Hukuki sorumluluğun dayanakları nelerdir?
Deprem nedeniyle açılacak tazminat davalarında tek bir hukuki dayanak bulunmaz. Somut olaya göre haksız fiil sorumluluğu, sözleşmeye aykırılık, ayıptan sorumluluk, eser sözleşmesi hükümleri, yapı malikinin kusursuz sorumluluğu, yapı denetim mevzuatından doğan sorumluluk veya müteselsil sorumluluk gündeme gelebilir.
Haksız fiil sorumluluğunda genel olarak hukuka aykırı fiil, zarar, kusur ve illiyet bağı aranır. Örneğin bir müteahhidin yapıyı fen ve sanat kurallarına aykırı inşa etmesi, yapı denetim kuruluşunun denetim görevini gereği gibi yapmaması veya bir işletme sahibinin kolon kesmesi haksız fiil sorumluluğuna yol açabilir.
Sözleşmeye dayalı sorumlulukta ise taraflar arasındaki sözleşme ilişkisi önem taşır. Satıcı-alıcı, yüklenici-iş sahibi, kiraya veren-kiracı veya arsa sahibi-yüklenici arasındaki sözleşmeler bu kapsamda değerlendirilir. Taşınmazın ayıplı olması, güvenli şekilde teslim edilmemesi veya sözleşmeye uygun ifa edilmemesi halinde zarar gören taraf sözleşmeye dayalı haklarını ileri sürebilir.
Yapı malikinin sorumluluğu ise özel bir kusursuz sorumluluk halidir. Bir binanın yapımındaki bozukluk veya bakımındaki eksiklik nedeniyle zarar doğmuşsa yapı maliki bu zarardan sorumlu olabilir. İntifa ve oturma hakkı sahipleri de bakım eksikliğinden doğan zararlardan malikle birlikte sorumlu tutulabilir.
Birden fazla kişinin aynı zarardan sorumlu olduğu durumlarda müteselsil sorumluluk gündeme gelebilir. Örneğin bir binanın yıkılmasında müteahhidin yapım hatası, yapı denetim kuruluşunun denetim eksikliği, yapı malikinin bakım ihmali ve zemin katta yapılan ruhsatsız tadilat birlikte etkili olmuşsa, zarar gören kişi somut koşullara göre sorumluların tamamına veya bir kısmına karşı dava açabilir. Sorumlular daha sonra kendi aralarındaki kusur oranlarına göre rücu ilişkisini ayrıca değerlendirebilir.
Ölüm halinde hangi zararların tazmini istenebilir?
Deprem nedeniyle ölüm meydana gelmişse ölen kişinin yakınları maddi ve manevi tazminat talep edebilir. Maddi tazminat bakımından en önemli kalem destekten yoksun kalma tazminatıdır. Destekten yoksun kalma tazminatı, ölen kişinin sağlığında fiilen destek olduğu veya ileride destek olması beklenen kişilerin ölüm nedeniyle uğradığı ekonomik kaybın giderilmesini amaçlar.
Destekten yoksun kalma tazminatı yalnızca mirasçılara özgü bir talep değildir. Ölen kişinin desteğinden fiilen yararlanan veya hayatın olağan akışına göre ileride yararlanması beklenen kişiler bu tazminatı isteyebilir. Eş, çocuk, anne, baba veya fiilen destek ilişkisi bulunan diğer kişiler somut olayın özelliklerine göre destekten yoksun kalma tazminatı talep edebilir.
Ölüm halinde cenaze giderleri, defin masrafları, ölüm hemen gerçekleşmemişse tedavi giderleri, hastane ve bakım giderleri, ölümden önceki çalışılamayan süreye ilişkin kazanç kaybı da maddi tazminat kapsamında istenebilir.
Bunun yanında ölen kişinin yakınları manevi tazminat talep edebilir. Manevi tazminat, ölüm nedeniyle yakınların yaşadığı elem, acı ve sarsıntının bir nebze giderilmesini amaçlar. Manevi tazminat miktarı belirlenirken olayın ağırlığı, ölümün gerçekleşme biçimi, tarafların sosyal ve ekonomik durumu, kusurun niteliği ve hakkaniyet ilkesi dikkate alınır.
Yaralanma halinde hangi zararlar istenebilir?
Deprem nedeniyle yaralanan kişi, bedensel zararları için maddi ve manevi tazminat talep edebilir. Tedavi giderleri, ilaç ve hastane masrafları, protez ve medikal malzeme giderleri, bakım giderleri, ulaşım giderleri ve rehabilitasyon masrafları maddi tazminat kapsamında değerlendirilebilir.
Yaralanan kişi çalışamamışsa geçici iş göremezlik zararı talep edebilir. Yaralanma kalıcı iş gücü kaybına yol açmışsa sürekli iş göremezlik tazminatı gündeme gelir. Kişinin mesleki geleceği, çalışma gücü veya ekonomik geleceği sarsılmışsa bu zararlar da ayrıca hesaplanabilir.
Ağır bedensel zarar halinde yalnızca yaralanan kişi değil, yakınları da manevi tazminat talep edebilir. Özellikle kalıcı sakatlık, uzuv kaybı, ağır travma, uzun süreli tedavi veya kişinin yaşam düzeninin ciddi şekilde değişmesi gibi durumlarda manevi tazminat talebi önem kazanır.
Malvarlığı zararlarında hangi talepler ileri sürülebilir?
Deprem nedeniyle yıkılan veya hasar gören konut, işyeri, araç, eşya ve diğer malvarlığı değerleri için maddi tazminat talep edilebilir. Taşınmaz tamamen yıkılmışsa taşınmazın değeri, ağır hasarlıysa değer kaybı ve onarım giderleri, orta veya hafif hasarlıysa güçlendirme ve tamir masrafları gündeme gelebilir.
Ev eşyaları, ticari mallar, makine ve ekipmanlar, araçlar, işyeri demirbaşları, kira kaybı, geçici barınma giderleri, taşınma masrafları ve kullanım kaybından doğan zararlar da talep konusu yapılabilir. Bir işyerinin faaliyetinin durması nedeniyle gelir kaybı oluşmuşsa, bu zarar da somut belgelerle ispatlanmak şartıyla tazminat talebine konu edilebilir.
Malvarlığı zararlarının ispatı bakımından tapu kayıtları, kira sözleşmeleri, fatura, banka kayıtları, fotoğraf, video, ekspertiz raporu, hasar tespit raporu, sigorta poliçesi, DASK evrakı, ticari defterler ve bilirkişi raporları önemlidir.
DASK ve sigorta ödemeleri tazminat davasını engeller mi?
Zorunlu deprem sigortası, deprem nedeniyle binada meydana gelen maddi hasarın poliçe kapsamı ve limitleri dahilinde karşılanmasını sağlayan bir sigorta mekanizmasıdır. Ancak DASK ödemesi; müteahhit, yapı denetim kuruluşu, yapı maliki, satıcı, kiraya veren veya diğer sorumlulara karşı açılabilecek tazminat davalarının yerine geçmez.
DASK yalnızca sigorta sözleşmesinden doğan belirli bir ödeme mekanizmasıdır. Zararın tamamını karşılamayabilir. Ayrıca DASK ödemesi, kusurlu kişilerin veya kurumların hukuki sorumluluğunu kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Bununla birlikte aynı zarar kaleminin iki kez tahsil edilmesi mümkün değildir. Bu nedenle DASK veya başka sigorta ödemeleri yapılmışsa, bu ödemelerin hangi zarar kalemine ilişkin olduğu tazminat hesabında dikkate alınabilir. Sigorta ödemesi zararın bir kısmını karşılamışsa, kalan zarar için sorumlulara karşı dava açılması gündeme gelebilir.
Hukuk mahkemesinde hangi dava açılır?
Deprem nedeniyle açılacak özel hukuk davalarında görevli mahkeme, davanın hukuki sebebine ve tarafların sıfatına göre değişir. Bu nedenle her deprem dosyasında tek bir görevli mahkemeden söz etmek doğru değildir.
Kira ilişkisinden doğan uyuşmazlıklarda sulh hukuk mahkemesi görevli olabilir. Tüketici işlemi niteliğindeki konut satışı veya yüklenici-satıcı ilişkilerinde tüketici mahkemesi gündeme gelebilir. Tacirler arasındaki ticari nitelikli uyuşmazlıklarda asliye ticaret mahkemesi görevli olabilir. Haksız fiile veya yapı malikinin sorumluluğuna dayalı genel tazminat davalarında ise asliye hukuk mahkemesi görevli olabilir.
Bu nedenle dava açmadan önce zarar görenin sıfatı, davalının sıfatı, taraflar arasında sözleşme bulunup bulunmadığı, zarar kaleminin niteliği, talebin tüketici işleminden mi, ticari işten mi, kira ilişkisinden mi yoksa haksız fiilden mi doğduğu ayrıca değerlendirilmelidir.
Deprem tazminat davalarında zamanaşımı nasıl değerlendirilir?
Deprem nedeniyle açılacak tazminat davalarında zamanaşımı süresi, talebin hukuki dayanağına göre değişir. Haksız fiil sorumluluğunda genel olarak zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrenmesi önemlidir. Ancak deprem dosyalarında zarar çoğu zaman deprem tarihinde ortaya çıksa da, sorumlunun kim olduğu veya zararın hangi kusurdan kaynaklandığı daha sonra anlaşılabilir.
Örneğin binanın yıkıldığı deprem günü öğrenilir. Fakat beton dayanımının düşük olduğu, donatıların projeye aykırı olduğu, yapı denetim raporlarının gerçeği yansıtmadığı, yapı ruhsatının hukuka aykırı düzenlendiği veya kolonların sonradan kesildiği ancak bilirkişi raporu, ceza dosyası veya resmi kayıtlar incelendikten sonra öğrenilebilir. Bu nedenle zamanaşımı değerlendirmesinde öğrenme tarihi her somut olayda dikkatle belirlenmelidir.
Ayıplı yapı, taşınmaz satışı, eser sözleşmesi, yüklenicinin ağır kusuru, yapı denetim sorumluluğu ve haksız fiil hükümleri farklı zamanaşımı sürelerine tabi olabilir. Ölüm veya yaralanma gibi ceza hukuku boyutu bulunan hallerde, ceza zamanaşımının daha uzun olması tazminat taleplerinin süresini de etkileyebilir.
Bu nedenle deprem kaynaklı tazminat davalarında genel ve tek bir süreye dayanmak çoğu zaman hatalı olur. Zararın türü, sorumlunun sıfatı, hukuki dayanak, öğrenme tarihi ve ceza soruşturmasının niteliği birlikte değerlendirilmelidir.
Hukuki sorumluluk bakımından delil tespiti neden önemlidir?
Deprem nedeniyle açılacak tazminat davalarında delillerin erken aşamada korunması son derece önemlidir. Çünkü enkaz kaldırıldıktan, beton ve demir parçaları taşındıktan, hasarlı yapı onarıldıktan veya yıkıldıktan sonra teknik inceleme yapmak güçleşebilir.
Bu nedenle zarar görenlerin mümkünse mahkeme aracılığıyla delil tespiti yaptırması önemlidir. Delil tespitinde binanın yıkım veya hasar durumu, taşıyıcı sistem, beton ve demir örnekleri, hasarın niteliği, yapının projeye uygunluğu, eşyaların ve diğer malvarlığı zararlarının durumu tespit edilebilir.
Hasar tespiti ile delil tespiti birbirine karıştırılmamalıdır. Hasar tespiti çoğunlukla idari yardım, tahliye, yıkım, hak sahipliği ve kamu hizmetlerinin yürütülmesi amacıyla yapılır. Delil tespiti ise ileride açılacak hukuk davası, idari dava veya ceza soruşturması için ispat aracı oluşturur. Bu nedenle idarenin hasar tespit raporu bulunması, her zaman ayrıca delil tespiti yapılmasına gerek olmadığı anlamına gelmez.
Bu konuda daha detaylı bilgi edinmek için Deprem Enkazında Delil Sorunu başlıklı yazımızı okuyabilirsiniz.
İdari Sorumluluk
Deprem nedeniyle doğan zararlar bakımından idari sorumluluk, kamu idarelerinin eylem ve işlemlerinden kaynaklanan tazmin sorumluluğunu ifade eder. Bu başlık altında belediye, büyükşehir belediyesi, valilik, kaymakamlık, AFAD, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve diğer kamu kurumlarının deprem öncesi, deprem sırası ve deprem sonrası yükümlülükleri değerlendirilir.
İdari sorumluluk ile cezai sorumluluk birbirinden farklıdır. Cezai sorumlulukta belirli bir kamu görevlisinin suç işleyip işlemediği araştırılır. İdari sorumlulukta ise kamu hizmetinin gereği gibi işleyip işlemediği değerlendirilir. Bu nedenle belirli bir kamu görevlisi hakkında mahkumiyet kararı verilmemesi, idarenin tazminat sorumluluğunu her durumda ortadan kaldırmaz.
İdarenin sorumluluğu özellikle Anayasa m.125’te yer alan “idare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür” ilkesine dayanır. Deprem bağlamında bu sorumluluk çoğunlukla hizmet kusuru çerçevesinde tartışılır. Ancak bazı olaylarda kusursuz sorumluluk, risk ilkesi veya kamu külfetleri karşısında eşitlik ilkesi de ayrıca gündeme gelebilir.
Depremde idarenin hizmet kusuru nedir?
Hizmet kusuru, kamu hizmetinin hiç işlememesi, geç işlemesi veya kötü işlemesi halinde ortaya çıkar. Deprem bakımından hizmet kusuru yalnızca depremden sonra yardımın geç gelmesiyle sınırlı değildir. İdarenin deprem öncesi riskleri belirleme, imar planı yapma, güvenli yapılaşmayı sağlama, ruhsat ve iskân süreçlerini denetleme, kaçak yapıları önleme, riskli yapıları tespit etme, afet planı hazırlama ve halkı bilgilendirme yükümlülükleri de bu kapsamda değerlendirilir.
Bir bölgede deprem riski biliniyorsa, idarenin bu riski görmezden gelerek yapılaşmaya izin vermesi, riskli alanlarda gerekli dönüşüm veya güçlendirme süreçlerini işletmemesi, ruhsatsız ve ruhsata aykırı yapılaşmaya göz yumması, mühürleme veya yıkım kararlarını uygulamaması hizmet kusuru iddiasına dayanak olabilir.
Deprem sonrası süreçte ise arama-kurtarma hizmetlerinin geç veya yetersiz yürütülmesi, hasar tespitlerinin sağlıklı yapılmaması, ağır hasarlı binaların tahliye edilmemesi, barınma ve sağlık hizmetlerinin gereği gibi sağlanmaması, enkaz kaldırma sürecinde delillerin korunmaması, cenaze ve kimliklendirme işlemlerinin usulüne uygun yapılmaması da idarenin sorumluluğunu gündeme getirebilir.
Burada temel mesele, zarar ile kamu hizmetindeki aksaklık arasında illiyet bağı kurulup kurulamayacağıdır. Deprem tek başına bütün sorumluluğu ortadan kaldıran bir mücbir sebep olarak değerlendirilmemelidir. Eğer zarar yalnızca depremin kaçınılmaz etkisinden doğmuşsa idarenin sorumluluğundan söz etmek güçleşebilir. Ancak deprem zararının idarenin eylem veya ihmaliyle ağırlaştığı ortaya konulabiliyorsa, idarenin tazmin sorumluluğu gündeme gelebilir.
Deprem öncesi idari sorumluluk
İdarenin deprem öncesi sorumluluğu, afet gerçekleşmeden önce alınması gereken önleyici ve risk azaltıcı tedbirlerle ilgilidir. Deprem kuşağında bulunan bir ülkede idarelerin deprem riskini soyut ve bilinmeyen bir tehlike gibi ele alması mümkün değildir. Yerleşim alanlarının belirlenmesi, imar planlarının hazırlanması, yapılaşma koşullarının düzenlenmesi, ruhsat ve yapı kullanma izinlerinin verilmesi, riskli yapıların tespiti, kentsel dönüşüm politikaları ve yapı denetim sisteminin işletilmesi deprem öncesi idari sorumluluğun temel alanlarıdır.
Belediyeler, imar planlarını yaparken zemin özelliklerini, jeolojik etütleri, fay hatlarını, yapı yoğunluğunu, ulaşım ve tahliye imkanlarını, toplanma alanlarını ve afet risklerini dikkate almak zorundadır. Büyükşehir belediyeleri ve ilçe belediyeleri arasındaki görev ayrımı, her somut olayda ayrıca incelenmelidir. Büyükşehir belediyesi nazım imar planı, altyapı, ana ulaşım ve afet hazırlığı bakımından görevli olabilirken, ilçe belediyesi uygulama imar planı, yapı ruhsatı, yapı kullanma izni ve yerel denetim süreçlerinde görevli olabilir.
Ruhsat ve iskân süreçleri de idarenin sorumluluğu bakımından kritik önemdedir. Yapı ruhsatı verilmeden önce projenin imar planına, mevzuata, deprem yönetmeliğine ve teknik şartlara uygun olup olmadığı incelenmelidir. Yapı kullanma izin belgesi verilmeden önce binanın ruhsat ve eklerine uygun tamamlanıp tamamlanmadığı, kullanılmasında fen ve sağlık bakımından sakınca bulunup bulunmadığı değerlendirilmelidir.
Ruhsatsız veya ruhsata aykırı yapılaşmanın tespit edilmesine rağmen işlem yapılmaması, yapı tatil tutanağı düzenlenmemesi, mühürleme yapılmaması, yıkım kararının uygulanmaması veya idari yaptırımların işletilmemesi depremde doğan zararlarla bağlantılıysa idarenin hizmet kusuru gündeme gelebilir.
Deprem sonrası idari sorumluluk
Deprem sonrası idari sorumluluk, afetin meydana gelmesinden sonra kamu hizmetlerinin nasıl yürütüldüğüyle ilgilidir. Bu aşamada idarenin arama-kurtarma, sağlık, güvenlik, barınma, gıda, su, iletişim, ulaşım, hasar tespiti, tahliye, enkaz kaldırma, defin ve kimliklendirme gibi yükümlülükleri ön plana çıkar.
Arama-kurtarma faaliyetlerinin geç başlaması veya koordinasyonsuz yürütülmesi, özellikle enkaz altında sağ olduğu bilinen kişilerin kurtarılamaması halinde idari sorumluluğun en hassas alanlarından biridir. Bu tür durumlarda kişinin ölüm anı, ölüm nedeni, yardım çağrıları, ihbar kayıtları, ekiplerin geliş zamanı ve müdahalenin niteliği önem taşır. Eğer kişi deprem anında değil de, geç müdahale, hipotermi, susuzluk, sağlık hizmetine erişememe veya organizasyon eksikliği nedeniyle hayatını kaybetmişse idarenin hizmet kusuru daha güçlü şekilde tartışılabilir.
Hasar tespiti de deprem sonrası idari sorumluluk bakımından önemli bir aşamadır. 7269 sayılı Kanun kapsamında hasar tespitlerinin uzman teknik ekipler tarafından yapılması, yapıların hasarsız, az hasarlı, orta hasarlı, ağır hasarlı veya acil yıkılacak yapı olarak belirlenmesi gerekir. Yanlış veya eksik hasar tespiti, ağır hasarlı bir binanın kullanılmaya devam etmesine, hak sahipliği veya yardım süreçlerinde hak kaybına veya delillerin kaybolmasına neden olabilir.
Ağır hasarlı veya yıkılma tehlikesi bulunan yapıların derhal boşaltılması ve gerekli güvenlik önlemlerinin alınması da idarenin görevidir. Bu yükümlülük yerine getirilmez ve bina sonradan yıkılarak can veya mal kaybına yol açarsa idarenin sorumluluğu gündeme gelebilir.
Enkaz kaldırma sürecinde delillerin korunması da önemlidir. Enkazın gelişigüzel kaldırılması, beton ve demir numunelerinin alınmaması, taşıyıcı sistemin fotoğraflanmaması veya ceza soruşturmasına elverişli delillerin yok edilmesi, ileride hem ceza hem de tazminat davalarında hak kaybına yol açabilir. İdare, enkaz kaldırma hizmetini yürütürken yalnızca temizlik ve ulaşım amacıyla hareket etmemeli, delil niteliği taşıyan unsurların korunmasını da gözetmelidir.
İdari yargıda tam yargı davası
Deprem nedeniyle idare aleyhine açılacak dava, kural olarak tam yargı davasıdır. Tam yargı davası, idarenin eylem veya işlemi nedeniyle hakkı ihlal edilen kişinin uğradığı zararın tazminini amaçlar.
İdari eylemlerden doğan zararlarda dava açmadan önce ilgili idareye başvurulması gerekir. Bu başvuru, zararın ve idarenin sorumluluğunun öğrenilmesinden itibaren kanunda öngörülen süreler içinde yapılmalıdır. İdare başvuruyu açıkça reddederse veya süresi içinde cevap vermezse idare mahkemesinde tam yargı davası açılabilir.
Deprem dosyalarında süre hesabı dikkatle yapılmalıdır. Çünkü zarar deprem tarihinde doğmuş olabilir; ancak zararın idarenin hangi eylem veya ihmaliyle bağlantılı olduğu daha sonra öğrenilebilir. Örneğin bir binanın yıkıldığı deprem günü bilinir. Fakat yapı ruhsatının hukuka aykırı verildiği, riskli yapı başvurusunun gereği gibi incelenmediği, yıkım kararının uygulanmadığı veya arama-kurtarma hizmetinin kusurlu yürütüldüğü daha sonra bilirkişi raporu, ceza dosyası, resmi yazışma veya idari kayıtlarla ortaya çıkabilir.
Bu nedenle tam yargı davası açılırken süreler, öğrenme tarihi, idareye başvuru tarihi, zımni ret süresi ve dava açma süresi birlikte değerlendirilmelidir. Hak sahipliği, hasar tespitine itiraz, DASK başvurusu veya yardım başvuruları, idareye karşı açılacak tam yargı davasının yerine geçmez. Her başvuru türünün amacı, süresi ve hukuki sonucu farklıdır.
İdari yargıda hangi zararlar istenebilir?
İdari yargıda da hem maddi hem manevi tazminat talep edilebilir. Ölüm halinde destekten yoksun kalma tazminatı, cenaze giderleri, ölüm hemen gerçekleşmemişse tedavi ve bakım giderleri, manevi tazminat istenebilir. Yaralanma halinde tedavi giderleri, bakım giderleri, geçici ve sürekli iş göremezlik zararları, çalışma gücü kaybı ve manevi tazminat gündeme gelebilir.
Malvarlığı zararlarında yıkılan veya hasar gören konut, işyeri, araç, eşya ve ticari mallar bakımından maddi tazminat talep edilebilir. Geçici barınma giderleri, taşınma masrafları, kira giderleri, işyerinin kullanılamaması nedeniyle oluşan zararlar da somut olayın özelliklerine göre talep konusu yapılabilir.
Ancak idari yargıda talep edilen zarar ile idarenin eylem veya ihmali arasında bağlantı kurulmalıdır. Örneğin ruhsatsız yapıya göz yumulması nedeniyle bina yıkılmışsa, yıkımdan doğan zararlar idarenin imar ve denetim hizmetindeki kusurla ilişkilendirilebilir. Arama-kurtarma hizmeti geç işlediği için ölüm veya yaralanma meydana geldiği iddia ediliyorsa, bu kez geç müdahale ile zarar arasındaki bağlantı delillerle ortaya konulmalıdır.
İdari yargıda delil ve ispat
İdari yargıda yazılı yargılama usulü geçerlidir. Mahkemenin re’sen araştırma yetkisi bulunsa da, zarar gören kişinin elindeki delilleri düzenli ve somut biçimde sunması önemlidir.
Deprem nedeniyle açılacak tam yargı davalarında imar planları, yapı ruhsatı, yapı kullanma izin belgesi, belediye yazışmaları, yıkım kararları, yapı tatil tutanakları, mühürleme evrakı, riskli yapı başvuruları, hasar tespit raporları, bilirkişi raporları, ceza soruşturması dosyası, fotoğraf ve video kayıtları, tanık anlatımları, yardım çağrıları, telefon kayıtları, sosyal medya paylaşımları, 112/AFAD/belediye/valilik başvuru kayıtları ve resmi yazışmalar kullanılabilir.
Özellikle arama-kurtarma gecikmesine dayalı iddialarda deliller daha da önemlidir. Enkaz altında kalan kişinin ne zaman sağ olduğu, hangi saatte yardım çağrısı yaptığı, ihbarın hangi kuruma ulaştığı, ekiplerin ne zaman geldiği, kişinin ne zaman çıkarıldığı ve ölüm nedeninin ne olduğu somut olarak ortaya konulmalıdır.
Hasar tespit raporları tek başına yeterli olmayabilir. Zarar görenin ayrıca mahkeme aracılığıyla delil tespiti yaptırması, binanın teknik durumunu, malvarlığı zararını ve zararın kapsamını ortaya koyması ileride açılacak davalar bakımından önemlidir.
İmar affı ve yapı kayıt belgesi idari sorumluluğu kaldırır mı?
Yapı kayıt belgesi veya imar affı, binanın depreme dayanıklı olduğunu göstermez. Bu belgeler, belirli imar aykırılıklarının idari yönden kayıt altına alınması sonucunu doğurabilir; ancak yapının teknik olarak güvenli olduğu anlamına gelmez.
Bu nedenle yapı kayıt belgesi bulunan bir binanın depremde yıkılması halinde idarenin sorumluluğu tamamen ortadan kalkmaz. Yapının hangi aykırılık nedeniyle kayıt altına alındığı, bu aykırılığın taşıyıcı sistemi etkileyip etkilemediği, idarenin yapının riskli olduğunu bilip bilmediği, daha önce mühürleme veya yıkım süreci bulunup bulunmadığı ve yapı kayıt belgesi sonrası idarenin denetim yükümlülüğünü nasıl yerine getirdiği ayrıca araştırılmalıdır.
Yapının depreme dayanıklılığının malik sorumluluğunda olduğuna ilişkin düzenlemeler bulunsa da, bu durum idarenin Anayasa ve imar mevzuatından kaynaklanan bütün yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz. İdare, kamu güvenliğini ilgilendiren açık riskleri görmezden gelemez.
Engelli, yaşlı ve bakıma muhtaç kişiler bakımından idarenin özel yükümlülüğü
Depremde herkes zarar görebilir. Ancak engelli, yaşlı, hasta, çocuk ve bakıma muhtaç kişiler bakımından idarenin koruma ve planlama yükümlülüğü daha hassas değerlendirilmelidir. Afet planlamasında bu kişilerin tahliye, barınma, sağlık hizmeti, ilaç, cihaz, ulaşım ve güvenli alanlara erişim ihtiyaçları önceden düşünülmelidir.
Toplanma alanlarının erişilebilir olmaması, tahliye yollarının engelli bireyler için uygun planlanmaması, afet sonrası sağlık ve bakım hizmetlerinin zamanında sağlanmaması, engelli bireylerin özel ihtiyaçlarının görmezden gelinmesi idarenin hizmet kusuru kapsamında değerlendirilebilir.
Bu nedenle deprem sonrası idari sorumluluk yalnızca bina güvenliğiyle sınırlı değildir. Afet yönetimi, kırılgan grupların ihtiyaçlarını gözeten bir planlama anlayışıyla yürütülmelidir.
İdari sorumlulukta sonuç
İdari sorumluluk bakımından asıl soru şudur: İdare, deprem riskini ve depremin doğurabileceği sonuçları dikkate alarak üzerine düşen kamu hizmetini gereği gibi yürütmüş müdür?
Eğer idare imar planlamasını, ruhsatlandırmayı, yapı denetimini, kaçak yapılaşmayla mücadeleyi, riskli yapı tespitini, afet hazırlığını, arama-kurtarmayı, hasar tespitini, tahliyeyi ve barınma hizmetlerini gereği gibi yerine getirmemişse, doğan zararlar bakımından tam yargı davası yoluyla tazminat sorumluluğu gündeme gelebilir.
Deprem önlenemeyebilir. Ancak deprem riskini yok sayan yapılaşma kararları, denetimsizlik, riskli yapıların kullanılmaya devam etmesi, yıkım kararlarının uygulanmaması, arama-kurtarma gecikmeleri, hasar tespitindeki hatalar ve delillerin korunmaması önlenebilir niteliktedir. İdari sorumluluk da tam olarak bu noktada ortaya çıkar.
